Acının Tadı

  Genç kız, kapısında gördüğü hediye paketini elini aldı. Hediye aldığını düşünerek içinde kelebeklerin oluşmasına izin vermişti. Hediye nedir, ne hediye verilir bilmezdi. Ne annesinden, ne babasından, ne de bir tanıdığından hediye almamıştı ki şimdi alsın? Aklına gelen gerçekle yüzü kasıldı. Dudakları düz bir çizgi halini alırken, kaşları çatıldı yavaş yavaş. “Biri var mı orada?” diye sordu eli usu usul hediye paketine giderken. Hiçbir sesin çıkmamasıyla eline aldığı hediye paketiyle kendi evine girdi. “Bakalım neymiş?” diyerek hediye paketini açmaya başladı hızlı ama bir o kadar yavaş hareketlerle. Hediye kutusunun sarılı olduğu kurdeleyi açtı önce. Kalbini ve ruhunu esir alan heyecan, onu garip bir şekilde daha iyi hissettiriyordu. İçinden çıkan beyaz elbise ile ağzı açık kalmıştı, kim göndermişti bu beyaz elbiseyi?
    Düz bembeyaz bir elbiseydi. Uzun ve vücut hatlarını belli etmeyecek cinstendi. Şaşırmıştı. Yerde duran hediye paketinin içinden bir not çıkmasını istercesine boş olan kutuyu sallamaya başladı. Oysa yoktu, ne bir ipucu ne de bir not… Elbiseyi eline aldığı gibi, bir kuğu misali yavaş yavaş, süzüle süzüle yere inen not kâğıdını görmesiyle, gözleri iri iri açıldı. Bacaklarını kırıp, soğuk yerle temas etme fikri onun şimdiden üşümesini sağlasa da durmadı, kırdı bacaklarını ve oturdu. Yazan notu titreyen eliyle sarmalayıp okumaya başladı.
    “Kızım,” diyordu elindeki küçük not kâğıdında. “Belki aylar oldu seni görmeyeli. Ama her gün daha da çok özlüyoruz kızım seni, her an daha çok tütüyorsun burnumuzda. Yalvarırım kızım, yalvarırım, babanla bizi…”
  Notun devamı yoktu! Kenarı yırtılmıştı işte! Annesinin kokusunu hissetti birden, burnuna gelen manolya kokusu ile sesli bir şekilde yutkundu ve “Annem!” diye mırıldandı genç kız. “Yaşıyordun zaten biliyorum ben.” Yaşadığı değişik hislerin harmanlanmış yankısını hissetti ruhunda. Bu his, onu gülümsetmeyi başarırken, acıyla yukarıya kıvrılan dudakları ona gerçekleri bir bir hatırlatıyordu.
    Anne ve babasını kaybetmişti aylar önce ve nasıl oldu bilmiyordu ama akrabadır, yakındır derken bir anda burada bulmuştu kendini. Tenine işleyen soğukla tekrar yutkunmadan edemedi. Annesi… Annesi yaşıyordu ya başka bir şey istemezdi. Gözleri, boynundaki kolyeye kayarken, eliyle sıkı sıkı kavradı annesinin ona bahşettiği kolyesini. Soğuktan kızaran elini vücuduna doladı. Yanında duran hediye paketine bakıp yeniden gülümsedi ve istemeden tekrar mırıldandı. “Ailem yaşıyor.”
    İzem, gözlerini kapatıp kazağının kollarını hafif bir şekilde sıyırdı. Hava soğuktu fakat üşümediğini hissetmeye başladı. Oysa daha yeni işlemiyor muydu ruhuna o soğuk hava? Gözleri yavaş yavaş kapanırken, havadan dökülen soğuk yerle buluştu. Cennetin kapısını aralayan melekler, gerçeklerin suyun altına yazıldığını öğrenmesiyle, şaşırıp kaldı. Yağan yoğun kar, gecenin zifirî karanlığını aydınlatıyordu. Beyaz bir ışık huzmesi süzülüyor etrafa… Siyah ruhların, kirli bedenlerin, beyaz bir kar tanesiyle buluştuğu an bir yıldırım etkisi yaratıyor sokaklarda. İşlenen tüm günahlar, beyaz bir örtünün altında kalmıştı. Her şeyi arındıran ve masum gibi duran beyaz rengin ise, masum olmadığı aşikârdı. Yüzünde hissettiği yoğun acı, dinlenen ve sonradan vazgeçilen müzikler gibi amansız bir çırpınmanın etkisindeydi. İzem, esneyerek kalkmaya çalışıyor, bir yandan da tutulan boynunu eliyle ovalıyordu. “Bu yüzümdeki acı da ne?” diyerek rüya âlemindeymişçesine sayıklıyordu. Kalktı ve lavaboya doğru ilk adımını attı. Titreyen ellerini arkasında kavuşturup, hissettiği acıyı yok saymaya çalıştı. Lavaboya girdiğinde, karşısında duran aynaya bakıp, yüzünü buruşturdu. Yanağında derin bir çukur oluşmuştu. İzem, kan görmeye dayanamaz, ne zaman kanı görse, ya bayılır ya da tansiyonu düşer, midesi bulanırdı. Aklına gelen gerçekle, dolu gözleriyle aynaya bakmaya devam etti. Canı yanıyordu yanmasına fakat nereden gelmişti bu yara? Ürkek bir adım atarak lavaboyu terk etti. Aklında oluşan hiçbir sorunun cevabı yoktu. Salona geri dönmesiyle uyuyakaldığı koltuğa baktı, onu kesecek herhangi bir şey var mı diye… Fakat hiçbir şey yoktu. Aklı yavaş yavaş karışırken, bir çatırtı sesi duydu. Korku dolu gözlerini, titremekte olan elleriyle örtbas etmeye çalıştı.
“Kim var o- orada?” diye sordu kekeleyerek. Gecenin bir yarısı, ne olduğu belirsiz yere kim gelirdi ki? Aklına gelen gerçekle yutkundu. “Herkes,” diye fısıldadı geceye. “Herkes gelir buraya.”
    Korkudan nereye sineceğini bile bilmiyordu. Bedenine saplanan mızrakların, ruhunu yok etmeye çalıştığını hissetmesiyle, kısa bir an eli yine kolyesine gitti. Kar tanesi şeklindeki kolyesi onu huzura eriştirmişti bile çoktan. Rahatlamak amacıyla derin soluklar alırken annesini hatırlamaya çalıştı ve hemen annesinin dediği şey geldi aklına.
“Bir kar tanesi, yeryüzüne inen her kar tanesinden farklıdır. Kar taneleri eşsizdir kızım, tıpkı senin benim gözümde olduğun gibi.”
Annesini yokluğu yüzüne tokat misali çarparken, gelen adım sesleriyle korkusu her salise katbekat artmaya devam ediyordu. Eşsiz bir korku vücudunu ve ruhunu kendini o duyguyu hapsededururken ayağa kalktı sindiği yerden. “Kim var orada?” diye yeniledi sorusunu. Bugün kaçıncı kez sormuştu bu soruyu? Kekelemiyor, kendini cesur olduğuna inandırmak istiyordu. Yavaş yavaş adımlar atıyor, bu loş ortamda dengede kalmaya çalışıyordu. Karşısına çıkan bir kızla korkarak geriye sıçradı.
    “Sen de kimsin?” diye sordu İzem, korkuyu cümlesinin her kırıntısına yansıtarak. Ruhunun her zerresinde hissettiği bu duygu, benliğini yitirmesine sebep olmuştu. Ruhundaki sancı dinmeksizin yankılanıyordu gecenin ıssız sokaklarında. Karanlığı örtbas etmeye çalışan kar, ne olursa olsun gecenin karanlığını yok edemiyordu. İzem’in karşısında duran kız, mavi gözleriyle ortama adeta ferahlık yaymıştı. Bir ressamın elinden çıkmış gibi duran biçimli dudakları ve kaşlarıyla bir meleği andırıyordu. Hafif esmer teni, İzem’in pamuk rengindeki ten rengine meydan okurcasına parlıyordu. Güzelliği ve fiziği göz kamaştıracak cinstendi. İzem, gözlerini karşısındaki kızın gözlerine tırmandırdığında, o kıza hiç uymayan kızıl ve belinde biten uzun saçları, kapanmayan kapıdan sızan rüzgârla dalgalanıyordu. Ağzına açacağı sırada, dilinin düğümlendiğini hissetti. Konuşamıyordu. Boğazını yakan iğrenç sıvı karşısında yutkunup, dudaklarından damlayan kelimeleri dinlemeye başladı.
    “Neden benim evime girdin?” İzem sorduğu soru ile tek kaşını kaldırıp, karşısında adını bile bilmediği kıza bakmaya devam etti,.
    “Girmedim.” diye bir ses yankılandı gecenin koynuna kıvrılan yıldızlarda. Naif sesi, tam da bu kızı tamamlayacak cinstendi.

    “Şu an neredesin peki?” sinirden bir kahkaha patlattı İzem. “Uzayda falan mı?” gözlerini devirdikten sonra, kapatıp açmayı ihmal etmedi. Merakla kıstığı gözleri, şimdi iri iri bakıyordu karşısındaki kıza.
    “Sakin olur musun, lütfen. Adım Azra bu arada.” der demez o da göz devirdi. “Annemin benim için gönderdiği kargo yanlışlıkla buraya gelmiş.” Arkasına dönüp eliyle hoş bir apartmanı gösterdi. “Orada oturuyorum ben, apartman numarasında sorun çıktığı için buraya getirmişler.”
    İzem, duyduğu şeyler karşısında elini endişeyle beline koydu. “Hayır, kargo falan gelmedi bu- buraya.” dedi kekelememeye çalışırken lakin başarılı olamıyordu. O kargo ona gelmişti, şu an karşısında duran kıza veyahut başka birine değil. İzem’e! Titreyen sesi karşısında ruhunda hissettiği yoğunluk, gözlerinin dolmasına yol açmıştı. Gözünden damlayan, tuzlu gözyaşı yarasını teğet geçse de, canını acıtmıştı. Acının verdiği tarifsiz hissiyatla vücudu titrerken, Azra olanlara anlam veremiyordu. Anlam veremediği şeyin kargoyla alakası yoktu. Kızın yüzündeki yara… Taze durduğu halde, kurumuş olması normal değildi.
İzem gerçeklerin can bulduğu bu hayatta ne yapacağını bilmez bir halde dudağını ısırıyor, titreyen bacaklarına karşı hiçbir şey yapmıyordu. Titreyen bacaklarının vücudunu taşıyamayacağını hissetmesiyle, kararan gözlerini usul usul kapattı. Uzun kirpikleri birbirine değdi ve yere yığıldı.
Aniden yere yığılan İzem, can veren meleklerin hayatını yansıtıyordu. Ve evet, bir melek daha can vermişti…
*
    İzem’in ailesi hararetli bir konuşma gerçekleştiriyordu. Bu yoğun yükü kaldıramayan genç kızın annesi, ağlayarak acısına acı kattı. Benliğini kaybeden kızı… Onun yüzünden olmuştu her şey.
    “Kızınızı eğer 6 yaşındayken klinikten almasaydınız, belki şu an tedavi olmuş olabilirdi veyahut sağlıklı bir birey…”
    Zorlukla yutkunan kadın, “Ama.” dedi. Ağlıyordu ve bunun boşa olduğunu biliyordu. Ve sonra devam etti, “Benim İzem’im yapamaz ki, yapamazdı o orada. Yemek yiyemez, şu içemezdi.” dedi bildiği şeyleri sıralarken. “Hem,” diye de ekledi. “Şizofrenlik tedavi ettirebilir bir hastalık değil mi?” Yüzüne yavaş yavaş yayılan umut ışığı ile dudakları yukarıya doğru kıvrılmaya başladı.
    “Evet,” diye mırıldandı karşısındaki Prof. Doktor. “Ondan korkmak yerine belki onunla ilgilenirseniz, onu anlamaya çalışırsanız, size hayal dünyasını açtığında, gerçek olsun ya da olmasın kol kanat gererseniz… Evet, o zaman bir ihtimal var. Fakat siz ondan her kaçtığınızda, onun gerçek ile hayalleri karıştırdığı bir zaman diliminde yardımcı olmadığınız her an için kızınız yavaş yavaş hayal dünyasına hapsetmeye başlar kendini. Dediğim gibi, saydığım durumları gerçekleştirirseniz kızınız sağlıklı bir birey olarak hayatına devam edebilir. Tabii sadece bu kadar değil…” deyip, karşısındaki gözleri parlayan anneye baktı. Ne zordu onun yerinde olmak! “Aynı zamanda ilaç tedavisi başlatılacak, her ne kadar ilaç tedavisi bittikten sonra tam olarak kurtulamasa da, eskisi kadar bu hayatı soyut yaşamayacak. Bunun için de oldukça hızlı bir şekilde işlemleri başlatmak gerekir.”
    “Yaparım,” diye fısıldadı acısı taze olan anne. “Şimdi yaparım saydığınız her şeyi.”
    Dudaklarına yayılan gülümseme, bu hayatta ona bahşedilen en güzel nimetti. Gözlerinde hissettiği parıltı, yavaş yavaş yerini mutluluğa bıraktı.
Gözyaşları duraksadı. Acısını hapsettiği her nota, mutluluğun kurumuş mürekkebinde buluştu.
Başka bir şey değildi. Mutluluk, her zerresinde hissettiği sevginin sadece soyutlanmamış yüzeyiydi.

Bu gönderiye oy ver!
[Toplam: 1 Ortalama: 5]
Bu gönderi Öykü. kategorisinde gönderildi.

3 düşünülmüş “Acının Tadı

Erdem Erdal için bir yanıt yazın Yanıtı iptal et

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir